Köy Kültürü

Köyün Ev Mimarisi

Ev, ahır ve tandırlık olarak üç bölümden oluşan komplekse Karapapaklar “Hayat” derler. Mesela “Yıldızların Hayatı” denildiğinde, Yıldız soyismini taşıyan ailelerin sadece evi değil, ayrıca onlara ait ahır, tandırlık ve soğukluk denen eklentilerde girer. Bu komplekse “Hayat” denmesinin sebebi orada “hayatın yani canlılığın olduğu ya da oranın şen olduğu manasındadır”.

Köylüler evinin ön cephesi güneye gelecek şekilde –bir nevi kıbleye yönelik ve de daha çok güneş alacak - diktörtgen şekilde yaparlar. Tam bir dikdörtgeni andıran evin ortadaki oda avlu Terekeme diyalektiğiyle “hoylu” hemen avluyu bitişik sağlı sollu iki oda yer alır. Bu odanın misafirler için kullanılanına “OTAKH/OTAX/OTAH” denildiği gibi “Gonakh odasıda denilir.” Hoylu denilen kısımda daha çok yatıncaya dek, yemek yenilen, sohbet edilen televizyon seyredilen yerdir. Yani kısacası günlük sürekli kullanılan yerdir. Diğer odaların biri yatmak için kullanılırken diğeri misafirler için saklanır.

Evlerin duvarları yapılırken zaman içinde köylülerin elde edebildiği teknolojik gelişme ile farklı malzemeler kullanılmıştır. Köyü daha sonra bu tarz planlı hale getiren Beyaz Ruslar –Malaganlar- köyde şu an tarihi eser statüsüne giren Okul, Kilise ve bazı evlerle Pompa’nın olduğu mevkide kesme taşlarla sağlam duvarlı evler yapmışlardır. Evlerin duvarlarının köşeleri daha düzgün yontulmuş ve bunların arasına örülen taşlardan daha farklı renklerde çıkıntılı bir şekilde konulmuştur. Çıkıntılı bir şekilde konulan bu yontulmuş taşlar pencere ve kapıların üst eşiğine de konmuştur. Bu tarz bir görünüm yapılara ayrıca insana düzgünlük hissi veren bir şıklıkta yaratmıştır. Daha sonra yerleşen köylüler köşe taşlarının arasına örülen taşların sıva vurulan taraflarını kireçle boyayarak evin alacalı görünümünü sağlamışlardır. Hoylu denen kısımda pencere bulunmasa da eve hoylu kısmından girildiği için kapının üzerine ufacık bir pencere boşluğu bırakılır ve kapıyla bitişik bir görüntü arzeder. Diğer odalarda ise birer pencere bulunur. Pompadaki bina kompleksinin ve de bugün cami olarak kullanılan kilisenin pencereleri epeyce uzun ve dardır. Bu karasal iklim yaşayan bu yörede iklimin gözetilerek mimamirinin şekillenmesine sebebiyet vermiştir.

Köşe taşları bir süre bugün ismi Kalkankale olan -eski ismiyle Tiknis/Tiyhnis- adlı köyden getirilirdi. Bu taşa ismi köylülerce “Keveyh” denilir. Bu taş son derece işlenmeye ve şekillenmeye müsait bir yumuşaklığa sahiptir. Çocukların kendi aralarında oynadığı “Beş taş” adlı oyunda kullanırlar küçük taşları bazen bu “Keveyh” denen taştan yaparlar. Bu taş ham olarak Tiknis adlı köyden satın alınıp daha sonra usta tarafından yontulup düzgün bir şekil alır ve binaların köşeleri ve pencereyle, kapı üst eşiklerinde çıkıntılı bir şekilde yerleştirilir. Bu taşın rengi siyahtan açık kahverengiye kadar değişir.

Beyaz Rusların belki de fakir kesimi ise Sarıtoprak mevkiinden çıkardıkları yapışkan sarı killi toprağa samanı karıştırıp daha sonra ahşapla birlikte kullanarak evlerini yapmışlar. Bu tür evlerin içi kışları sıcak yazları ise serin olur. Bu tür evden sadece Pirahmet IŞIK’ın evi kaldı ancak 2002 senesinde bu evin ahşap olan çatı kısmı yanarak tahrip oldu. Ahşap çamur konstriksiyonlu bu evlerin pencereleri son derece küçük yapılır. Evlerin ön cephesi güneye bakar ve cephenin tavan kısmı hayli çıkıntılı yapılır bu çıkıntı ise sıra sıra dizili ahşap sütunla desteklenir. Bu tarz yapılanma betonarmenin yaygınlaşmasıyla terkedildi. Beyaz Rusların yaptığı gibi kesme taşlarla yapılan evler son on yılda artık kiremit ve betonla yapılmaktadır. Sarıtoprak tepesinden elde edilen toprakla saman karışımı bir süre evlerin tabanında kullanıldı bu karışım ahşap kaplamanın yerini alıyordu ancak artık bu tarz döşemede kullanılmıyor. Eskiden evlerin damları toprakken son 20-30 yıldır evler alüminyum çatıyla kaplanmaktadır. Zira sert geçen kışda yağan yoğun karların kolayca kayıp yere düşmesini sağlamak için bu malzeme kullanılır.

Evlerdeki bu sağlamlaşmadan önce harcın, çamurdan yapılması damında topraktan olması nedeniyle 1979 senesinde Şahin ERGÜN’e ait bir ahırda çökme olmuş ve bir çok küçük ve büyük baş hayvan telef olmuştu.

Yayla evleri ise son derece basit inşa edilir. Son on yıla kadar harç olarak çamur kullanılarak taşların uyumlu bir şekilde örülmesiyle yapılırken son yıllarda artık daha dayanıklı olan çimento ve kum karışımı harç kullanılmakta. Yayla evleri özenilmeden yapılmıştır. Ve damları topraktandır. Yağmura karşı damın ahşap kısmıyla toprak arasına su geçirmesin diye kalın naylonlar çekilir. Yayladaki evler son on yıla kadar tek odalı sıvasız şekilde yapılırken son yıllarda bu odalara eklentiler yapılarak yapılar fonksiyonel olarak zenginleştirilmeye başlanmıştır.

İç Dekorasyon

Evin avlu kısmı çok kullanıldığı için genellikle ayakkabıyla girilip çıkılmaya müsait olsun diye döşemeli yapılmaz. Bunun yerine avlunun sağlı sollu duvarına kadar ahşaptan bir seki yapılır buna köylüler “Takht/taxt/taht” derler. Bu tahtın altına ise kışlık toptan alınan patates, soğan gibi sebzeler konulurken yumurtlama ve yavrulama zamanı geldiğinde kazların sıcak bir ortamda daha çok yavrulaması için onların kuluçkaya yatması için yuva yapılır. Taht denen sekinin üzerine kalın yastık ve onlara uygun minderler dizilirken sekinin dayandığı ana duvara ise elde dokunan kilim yada halı asılır. Bu sekinin hemen önüne ise ailenin büyüklüğüne göre bir masa konulur ve üzerinde yemek yenir evin okulda okuyan çocukları derslerini yapar. Bazen Avlu kısmına Üzerlik adlı bitkinin tohumlarıyla özenle örülmüş ve nazardan koruduğuna inanılan süs asılır. Evin bu kısmına ayrıca kışın soba konulur. Sobalar genelde çok fonksiyonlu olur. Genelde böğründe fırınlı olanlar ve iki tane kapaklı olanlar tercih edilir. Sobanın fırın kısmında patates vs. pişirmek için kullanılırken sobanın üzerinde ise yemek vs. yapılır. Hoylunun hemen solunda ya da sağında yapılan odalar ise daha çok misafir için yada sadece uyumak için kullanılır. Bu kısma Karapapaklar “Otakh/otah/otax” derler. Burası daha özenle dekore edilir ve genç kızlar tüm marifetlerini göstererek son derece güzel ve özgün eserler yaparlar. Önceden çekyat ya da koltuk kültürü yokken “Otakh/otah/otax” kısmı ikiye ayrılırdı. Odanın pencereli olmayan kısmına –ki evin kuzeye bakan cephesinde kesinlikle pencere konmaz- karyola konur ve “Yüyh/yük” dedikler yatak ve yorganlar üste üste yığılır. Daha sonra karyolanın bağlantı yerine kadar el işlemeli yada bir battaniye serilirken karyolanın boşluk kısmının görüntü boşluğunu kapatması için kızların özenle işledikleri işlemeli geniş patiska örtüler çekilir. Bu boşluklara ise nadir kullanılan kap kacak yahut kesme şeker, kuru meyve, buna benzer şeyler konurdu. Otakh’ın pencereli olan kısmı ise yani güney cephesine ise elde dokunmuş küçük halılardan yüz yapılmış yastık ve minderler dizilirdi. Pencere olmayan duvarlara ise elde dokunmuş kilim ve halılar asılırdı. Sağlanan bu renk cümbüşüyle Otakh kısmı eve müthiş bir zenginlik katardı. Önceleri vitrin yokken, Almanya’ya ve Şehre gidip gelenler (1965’lerden sonra) zamanla vitrin kültürünü köye taşıdılar. Şimdilerde yer minderi kültürü kalmadı ve daha çok Hoylu denen kısımda ahşap sekilerin üzerine diziliyor. Evin pencereli önceleri iç kısımda epeyce bir pay bırakılarak yapıldığı için hanımlar orada fesleğen türü saksı bitkileri yetiştirirlerdi. Halen bu saksı kültürü devam etmektedir.

Kadınların Giysileri

1950 senesinin sonlarına kadar ergenlik çağından itibaren kadınlar giysileri geleneksel ve son derece renkliydi. Ellilerden sonra ise bazı yaşlı kadınlar hariç çoğu kadın bu geleneksel kıyafetleri bıraktılar. Bu giysilerde en karakteristik kısım kadınların başlarına koydukları “Dinge” [1] adlı yuvarlak ahşaptan yapılı kasnaktır. Dingenin üzerine çaprazlama olarak çeşitli renk ve kalitede başörtüler bağlanırdı. Başörtünün bir kısmı bele kadar sarkıtılır üzerinden kemer geçirilerek bele bağlanırken bağlanan diğer başörtüden arta kalan ise boğazın altından geçirilerek boynun örtünmesi sağlanırdı. Dingenin üzerine sarılan başörtülere ise çeşitli adlar verilirdi. Arpacık, Vala [2], Keloyhk gibi. Kemerler mutlaka gümüşten ve desenli olurdu. Gümüş kemer bir kadının prestiji ve şıklığının göstergesi sayılırdı. Ve modernite köylere ulaşıncaya dek gümüş kemer geleneği sürdü bugün tek tük kadınlar halen takmakta. Başa Dinge koyma adetini köyde ilk kaldıran köye Cebeci adlı köyden gelin gelen Hacer [3] adlı kadındır. Bu kadın Şahbender ŞİMŞEK ile evlenmişti. O yeni gelinin birkaç ay evden çıkmama adetini tutup süreyi tamamladıktan sonra bir gün orta mahallenin çeşmesine gelir ancak genç kızlar onun başında dinge görmezler. Bunu ilk farkeden Köyün muhtarı Mikdatın kızı Mahımehri olur. Mahımehri arkadaşlarına döner “Aygız bu başına dinge goymuyan gelin kimdi” diye sorduğunda ona “Henceri senin maman Xacca’nın gelini Hecer’di” derler. Kızlar Hacerin bu tavrıyla Dinge koyma adetini yavaş yavaş terkederler. O senelerden sonra Dinge koyma adeti yaşlılara has bir adet gibi bir muamele görür. Dinge kışları sert yazları sıcak geçen Kafkas yöresinde kadınların başlarının sağlıklı kalmasını sağladığı için revaçtaydı. Ancak Dinge ile birlikte üzerine örtülecek Vala, Keloykh ya da Arpacık bunun yanında Arkhalık denilen boy elbisesi altından giyinilecek alt giysiler derken giyinme işi bayağı vakit alıyordu. Daha sonra bu elbiseler İlkokul ve Ortaokul’un kız öğrencileri Cumhuriyet, 23 Nisan, 19 Mayıs gibi resmi kutlama günlerinde halk oyunlarında giyinmek için kullanılır oldu. Yaşlı bayanlar o gün için giysilerini ödünç olarak bu kızlara verirler ve ortaya çok renkli görüntüler çıkardı.

1950’lerden sonra “Neçeyh” denilen başörtüsü yaygınlaştı. Neçeyh, aslında etrafı boncuklu örmelerle çevrili beyaz bezdir. Özenle örülmüş boncuklu çevre bezin dökümlü olmasını sağlamanın yanında başa sarıldığında boncuğun verdiği ağırlık nedeniyle rüzgar gibi aniden başın açılmasına sebebiyet verecek dış etkenlere karşı korunak sağlar. Çoğu zaman sadece Neçeyh örtülmez beraberinde bir başka baş örtüsü rulo haline getirilip başın etrafına bir şerit gibi sarılarak uçları düğümlenir. Bu bağlamaya ise Karapapak kadınları “Çalma” der. Çalma hemen hemen bütün kadınlar tarafından kullanılır. Başörtüsünün üzerinde Çalma vazgeçilmez bir unsurdur. Başörtüsü dini bir kimlikten ziyade bir gelenek unsuru olarak kullanılır. Dini maksatlı başörtüsünü genelde genç kızlar örter ancak onların başörtüsünde yerel kültür ya da geleneğin izi yoktur. Bir kadın yaşlanmaya doğru ise özellikle kış aylarında hatta bazen yaz aylarındada ayrıyeten Şal örterler. Şal daha çok pamuktan renkli kumaştır ve Şalın kenarları püsküllü olur. En çok kullanılan kumaş türü modernite yayılmadan önce “Basma” idi.

Mutfak Malzemeleri

TANDIR/Tendir: Tendir ya da Tandır daha çok evlerin uzağında Aşgana/Aşhane denilen ayrı bir eklentiye konulurdu. Tandır önceden Büyük Pergit köyünden alınırdı. 1980’lerin sonundan itibaren ise Muş yapımı fırınlanmış tandırlar kullanılmaya başlandı. Yaylalarda kimi evlerde de kullanılmakta ancak köydekine göre ebatı biraz daha küçük tutulmakta. Tandır önceden tezek, odun ya da çalı çırpıyla yakılarak tabanının nar gibi kızarması sağlanır aşırı sıcağı gidince daha önceden yoğrulmuş hamurlar topak haline getirilip tercihe bağlı olarak ya oklavayla hayli inceltilip pişirilerek “Lavaş” adlı yufkamsı ekmek yapılır ya da kalınca pideye benzeyen ve köylülerin “Eppeyh” dedikleri ekmek yapılır. Bazen sütle yoğurulmuş “Neziyh” denilen poça türü ekmekler yapılır. Neziyh bazen yeni doğan ineğin ilk sütünden de yapılır. Tandırda bazen Kaz etiyle bulgur pilavı yapılır ki son derece lezzetli olur. Bazen de artık sıcağı kaybolmaya yüz tutmuş olan tandırda çay demlenir. Alüminyum çaydanlıklarda yapılan çay çok keyif verici olurdu. O çayla birlikte tandırdan çıkarılan son ekmek eritilmiş tereyağı içine doğranır ayriyeten ya “Çeçil” ya da “Lor peyniri” ile birlikte hazırlanır hem bu hazırlananlardan atıştırılırken hem de tandıra bacaklar sarkıtılarak tandır başı sohbetleri olurdu. Tandırın bu son sıcaklığında mutlaka bayanlar bacak sarkıtmaya yaparlardı ve bu sıcaklığın bacaklardaki romatizma ve benzeri rahatsızlıklara iyi geldiği söylenirdi. Tandırda bazen patates pişirilir. Artık sönmeye yüz tutmuş közün içine gömülen patatesler piştikten sonra önceden kabukları yıkandığı için üzerindeki kül silindikten sonra kabuğuyla birlikte ezilir ve içine tereyağı konur.

Tandır iki ana bölümden oluşur. Ekmeğin pişirildiği yer ve tandırın dumanını çekmesi için yapılan Külfe denen kısım. Külfe Tandıra üzeri kapalı bir kanalcıkla bağlanır. Genelde Tandır konulan yer tabandan 50 cm kadar yüksektir. Tandır yerin tabanına yerleştirilirken 50 cm kadar o yükselti içinde de yer alır. Külfe Tandırın ilk yakıldığı köylülerin deyimiyle “Galandığı” sırada yoğun dumanını dışarı çıkmasını sağlar. Bir nevi Tandırın bacası sayılır. Artık tandır ekmek pişirecek aşamaya geldiğinde Külfe bir bezle kapatılır çünkü gerekli sıcağın bu baca tarafından alınmaması gerekir. Tandıra konan, tezek, çalı çırpı gibi yakacakları karıştırmak ya da Külfe’nin ağzındaki yabancı maddeleri temizlemek için demirden uzun bir şiş yapılır ki buna köylüler “Eğiş” der. Bu eğişler et pişirilirken şiş vazifeside görür. Ekmekler tandırın iç cephesine yapıştırmak içi otla doldurulup kumaşla kaplanmış yastıkçıklar kullanılır. Bu yastıkçıklara köylüler “Repete” der. Hamur topaklarına “Künde” denilir ve bu kündeler “Peşgun” denilen tahta sofralar üzerinde Repete’nin ebadında “Okhloy” denen oklavalarla açılır ve Repetenin üzerine yerleştirilir sonra sertçe Repetenin üzerindeki hamur kızgın tandırın cephesine yapıştırılır. Çoğunlukla Lavaş ve Eppeyh türünün Repete’leri farklı ebatlarda olur.

Cıngır: Kova kelimesini karşılayan bu su ya da sıvı kabı. Kars merkezden alınır. Kovalar mutlaka üç tane boğumu olur. Zira bu boğumlar köylüler yaylada “Khap/Hap” denilen sırayla süt yardımında bulunulup peynir vs. hazırlandığında ölçek olarak kullanılır.

Cıngırtı: Bu ise daha çok ince belli çay bardaklarına benzeyen kovadan biraz küçük süt ya da yoğurt kabıdır. Ölçeği yoktur zira sadece süt ürünlerini ya da su taşıma için kullanılır.

Çini: Çini daha çok çinkodan yapılı sırlı, desenli pilav tabaklarıdır. Bu tabakları köylüler uzun süre takas alışverişiyle gerek yayla da olsun gerek köy de olsun “Çerçici” lerden alırlardı.

Cem: Cem derin çorba tabaklarına denir. Porselen yaygınlaşmadan önce çinko cemler daha yaygındı. Zira kırılma tehlikesi yoktu. Cem ve Çiniler evin çok kullanılan kısmı yada Hoylu denen Avlularına kurulu tereklere genç kızlar tarafından özenle dizilirdi. Eskiden çeyizlik olarakta gelinler sandıklarına koyardı.

Sini: Sini çinkodan yapılmış yuvarlak, üzeri sırlı ve desenli tepsilere denir. Köylüler son zamanlarda yaygınlaşan gümüş olsun krom olsun daha çok dikdörtgen şeklinde olanlara tepsi der. Çinko olanlarına asla tepsi demezler mutlaka tepsilerden ayırt etmek için Sini derler. Bu siniler çok yerde kullanılır. Bazen nişanlı kızın ailesine giderken helva yapılır bu büyük sinilere özenle yerleştirilip helvanın üzeri şekerlemeler ve mumlarla süslendirilirdi.

Çiğindiriyh: Çiğin Karapapak lehçesinde omuz manasına gelir ve Çiğindiriyh ise tam İstanbul lehçesine çevirirsek Omuzluk manasına gelir. Bu uzunca düz bir sopanın iki ucuna ucunda kanca olan 30 cm kadar uzunlukta zincir takılan bir alettir ve çiğindiriyhleri kadınlar çeşmeden, ya da yaylada gölden su taşımada kullanırlardı.

Kirkire: Aslında bu eldeğirmeninden başka bir şey değil. Yuvarlak sert bir taştan yapılı iki parçadan oluşan Kirkirenin alt kısımda kalan yuvarlağın ortasında büyük kalın sivri bir demir parçası bulunur. Diğer parçanın ortasında bir delik bulunur ve alttaki parçadaki demir üsttekinin deliğine geçecek şekilde konulur. Üst parçaya ayrıca tahtadan bir sap yapılır ve o sap yardımıyla değirmenin üst tekerleği kendi ekseninde döndürülür. Bu arada öğütülecek tahıl vs. gibi taneler üst tekerleğin ortasında yer alan delikten dökülür ve pütürlü bir yapıya sahip olan tekerleklerin bitiştiği noktada öğütme işi gerçekleşir. Daha çok “Kavut” yapmak için Kirkirelerden faydalanılır. Kavrulmuş buğdaylar Kirkirede öğütülür ve daha sonra helvası yapılır.

[1] Dinge kelimesi Din-mek kelimesinden türetilmiş olmalı. Din-mek Türkçede “Sabit olmak, durulmak, sakin olmak” manasına geliyor. Dinge’de kadınların başlarına örttükleri örtüyü sabitlediği için yada o örtülerle sabitlendiği için böyle adlandırılmış olabilir.

[2] Vala denilen ipeksi başörtüsünün en makbulu Azerbaycanın Gence şehrinde üretilenidir. O yüzden öteden beri köylü kadınlar özellikle Terekeme kökenliler Gence Valası yada Gence Keloykh’unu tercih ederler. Vala ya da Keloyh kelimesinin köklerini bilmiyorum.

[3] Hacer daha sonra Şahbender Şimşekten boşandı ve başka biriyle evlendi. Şu an kendisi diğer eşinden olan çocuklarıyla birlikte Bursa merkezde yaşamakta.

TEDAVİ VE YEMEK TÜKETİMİNDE KULLANILAN BİTKİLER

KUŞEKMEĞİ: [1] Bu Kars yöresinin dışında Anadolu’nun bulunduğu yerlerde “Madımak” olarak adlandırılır. Mayıs ayının ortalarından Haziran ayı ortalarına kadar toplanma mevsimidir. Haziran ayı ortasından itibaren artık yaprakları ve gövdesi sertleşmeye başlar ve tüketime elverişli özelliğini kaybeder. Çiçeği pembemsidir. Kuşekmeği genellikle dere kenarlarında, taşlık kayalık alanlarda, çayır kenarlarında yetişir. Köylüler Mayıs ayının ortasından itibaren iyice filizlenen kuşekmeklerini toplar mevsim boyunca tazesini tüketirken bir kısmını da kışın tüketmek üzere kurutur. Genelde bulgur, pirinç bazen yeşil mercimekle birlikte çorba olarak pişirilir. Bazen ayıklandıktan sonra tuza batırılıp yenir ancak genelde yemeği yapılır. Babaannemi bir keresinde topladığı Kuşekmeklerini üzerinde eti kıyma haline getirdiği bir kütük üzerinde Kuşekmek öbeğini büyük bir bıçakla ince parçalara ayırıp daha sonra daha evvelden hazırlanmış olan sulu bir karışıma kattığını gördüm. Sulu karışım ise şöyle hazırlanır. Tereyağı –ki özellikle Kars yöresinin tereyağı ya da onun eritilmiş hali olan Sarıyağ- eritilip tercihen yeteri kadar soğan kavrulur sonra su dökülüp içine yeteri miktar, bulgur, pirinç ya da yeşil mercimek dökülür. Pirinç ya da diğer benzeri taneliler yumuşayınca ince ince kıyılmış Kuşekmekleri karışımın içine dökülür. Kuşekmekleri çorbanın içinde canlı rengini iyice kaybedince pişmiş demektir. Kuşekmekleri dökülmeden ya da döküldükten sonra “Anık” denen yağda kavrulmuş un mutlaka dökülmeli zira bu çorbanın aşırı sulu halini belli bir kıvama getirir. En son olarak çorbanın içine çırpılmış yumurta katılır. Yumurta tercihen kullanılır.

EVELİK/EVELİYH: [2] Evelik karasal iklim taşıyan yörelerde nerdeyse hemen hemen aynı adla anılır. Çorum yöresinde bu bitkinin adı “Efelek” olarak bilinir. Bu bitkininde yaprakları tüketilir. Uzun ve enli bir yapıya sahip yaprakları taze olarak tüketildiği gibi kurutulup kışında çorbası yapılır. Evelik çorbasına köylüler genelde yoğurt katmaz. Kuşekmeğinin hazırlanması gibi hazırlanır. Evelik çorbası özellikle kadınlar tarafından boğaz ağrıdığında ya da boğaz yanması olduğunda buna benzer hafif rahatsızlıkların giderilmesi için kurutulmuş evelik yapraklarını çorba yapıp içerler ve gerçektende iyi gelir.

ÇOBANEKMEĞİ: Bu bitkinin bilimsel adını tesbit edemedim. Ancak bu bitkide Mayıs ayının ortaları Haziran ayı başlarına kadar tazeliğini muhafaza ettiğini için bu aylar arasında tüketilir. Yaprakları yarık olan ve beyaz bir çiçek açan Çobanekmekleri Kuşekmeğinin tersine pişirilmez ve toplandığı an tüketilir. Çiçekleri yeniyse çiçekleriyle birlikte yenir. Ancak çiçek uzun zaman sonra irileşir ve yapraklar ters orantılı olarak küçülür ve tohum atmaya başlayınca yapraktan nerdeyse eser kalmaz. Bitkinin farmakolojik etkisi bilinmediği gibi araştırılmayı bekliyor.

KELEMEKEÇİR: [3] Bu bitki araştırmalarım neticesinde Maydanozgiller familyasının içinde yer alan Anason bitkisine benzeyen bir bitkidir. Anasondan ayrılan yanı çiçeğinin rengidir. Anasonun çiçeği beyaz rengindeyken yöresel adıyla Kelemekeçir’in çiçeği şemsiye şeklinde ve sarıdır. Bu bitkinin de yaprakları tüketilir. Ve yaprakların iri olduğu dönem yine Mayıs ayının ortalarıyla Haziran ayının ortalarına doğru olan dönemdir. Bitkinin yaprakları tazeyken tüketildiği gibi kurutulup kışında tüketilebiliniyor. Yalnızca çorbalarda kullanılıyor. Bitkinin yaprakları keskin ancak son derece aromatik bir özsu içeriyor ve aslında çorbalara lezzetli tadı verende bu özsudur. Tazesi hem özsu hem aromatik özelliğini barındırdığı için daha lezzetlidir. Kurutulduğunda özsu buharlaştığı için sadece aromatik özelliği kalan bitki tazesi kadar tat vermez. Ancak yinede çorbalara farklı bir lezzet verir. Kelemekeçirli çorba hazırlanırken çorbaya yoğurt yerine çoğunlukla kaymak yayıkta tereyağı haline getirilirken ortaya çıkan ve köylülerin “Ayran” [4] dedikleri beyaz yağlı sudan dökülür. Yalnız Kars yöresinin ve inek sütünden olan tereyağından arta kalan “Ayran” kullanılmalı. Zaten ondan dolayı bu çorbalara “Ayranaşı” deniliyor.

KAZAYAĞI/GAZEYEĞI: [5] Bu bitkide aynı ötekileri gibi Mayıs ve Haziran ayı arasında toplanır. Yaprakları Japon şemsiyesi denen süs bitkisine benzer. Köylüler kazın perdeleri kesilmiş ayağına benzediğinden Kazayağı/Gazeyeği diye adlandırır. Keskin bir tadı var ve maydanozun tadına benzer. Köylüler daha çok bu bitkinin turşusunu yapar. Bu bitki daha çok “Haros” denilen nadasa bırakılan tarlalarda yetişir.

GIMI/KHIMI/XIMI: Bu bitkide Mayıs ve Haziran ayları arasında biter. Yaprakları dereotunu andırır. Bu bitkininde keskin bir tadı ve kokusu var ve daha çok turşusu yapılır. Bu bitkide daha çok “Haros” denen nadasa bırakılmış tarlalarda biter.

KEKOTU: [6] Bu aslında dağ kekiğidir. Ve sürülmemiş topraklarda ancak daha çok tepelik, taşlık kayalık yerlerde en çok da küçükbaş ve büyükbaş hayvanların otladığı “Korukluk” denilen çayırlarda yetişir. Çiçeği eflatun rengini andırır ve öbek öbek halinde açar. Haziran başlarında toplanır zira ancak çiçeğinden tanınabilir. Yazın Bu dağ kekiğinin kokusu etrafa yayılır ve insanda doyumsuz bir haz yaratır. Bu dağ kekiğinin sadece yaprakları toplanır ve kurutulur. Kışın et yemeklerinde, çorbalarda farklı bir tat oluşturması için kullanılır. Keskin ve lezzetli bir kokusu vardır ve şehirlerde satılan kekikten çok daha farklı ve özelliklidir.

YARPIZ: [7] Yarpız Kuyucuk köyüne komşu köy olan Kürekdere köyüne nerdeyse bitişik ve köylülerin zaman zaman toplanıp halı, yün vs. yıkamak için gittikleri Kırkbulakh adlı su kaynağının olduğu yerde biter. Yarpızda diğer tüketilen bitkiler gibi Mayıs ve Haziran ayları arasında toplanır. Aslında bu bir Nane türüdür. Ancak şehirdekilerden farklıdır. Yaprakların ön yüzü yeşilken arka yüzü gri rengi andırır. Kuyucuk köyü kadınları halılarını, yünlerini yıkamaya gittiklerinde bu bitkiden toplar sonra güneşte kuruturlar. Daha çok kışın çorbalarda kullanılır. Et yemeklerinde ise nadir kullanılır. Yarpız o civarda sadece söz konusu o su kaynağının kıyılarında yetişir.

YEMLİK/YEMLİYH: [8] Yemlik özellikle ekilmiş arazilerde daha çok bulunur ve yeşil soğanı andırır bir biçimi vardır. Çiçeklenmeden toplanır. Toplanma mevsimi ise Mayıs ayının başlarından bu ayın sonuna kadardır. Mayıs ayının sonundan itibaren tek bir tane sarı renkte çiçek açar ve daha sonra o çiçeğin taç yaprakları rüzgarda uçuşan tüye benzer kılcıklara dönüşür. Yemlik daha çok çiğ olarak yenir ve en makbulü baş kısmının kalınca ve beyaz olanıdır. İştah açıcı yanının olması yanında bitkinin öz suyu sütten farksız bir rengi vardır. Ancak son zamanlarda suni gübre kullanılalı beri bu bitki artık pek fazla köyde görülmüyor.

KUZUKULAĞI: [9] Kuzu kulağı daha çok köylülerin “Korukhlukh” dedikleri otlak alanlarda bulunur ve ekşi bir tadı vardır.

BOĞADİKENİ/BUĞATİKENİ: [10] Buğatikeni daha çok ekilmemiş arazilerde ve köyün Sarıtoprak mevkiinde bolca biter. Bitkinin yaprakları olsun, gövdesi olsun hemen hemen dikenle kaplıdır. Çiçek açtığında ise çiçeğin taç yaprakları dahi dikenlidir. Buğatikeni çiçeklenmeden en çok Mayıs ayında toplanır. Çünkü bitkinin gövdesi henüz tazedir ve de şekerli özellik taşıyan suyu kaybolmamıştır. Bitki toplandıktan sonra dikenleri ayıklanır. En makbul olan bir kalemin inceliği ve uzunluğu ebadında olanıdır. Zaten bitkinin bu gövdesi tüketilir. Dikeni ayıklandıktan sonra gövdenin üzerindeki kabuk bitkinin kesilen tarafından soyulur. Soyulduktan sonra şekerli-etli kısım yenir. Bitki taze ve çiğ olarak tüketilir. Bu bitki için özellikle dolaşılmaz ve rastlandığında ise mutlaka toplanır ve yenir.

PANCAR/PENCER“KOYUNKULAĞI”: daha çok çeper kenarlarında taşlık yerlerde biter. Yaprakları semizotunu andırır ancak semizotundan daha serttir. Mayıs ve Haziran ayları arasında toplanır ve yalnızca taze olarak tüketilir. Bu bitkinin sadece çorbası yapılır. Köylüler Pencer/pancar derse de aslında pancar değildir doğrusu bu bitkinin bilimsel adını da bilmiyorum. Köylüler bu bitkiye Pencer demenin yanında “Koyunkulağı” diye de adlandırırlar. Bunu koyunun kulağına benzeterek adlandırmış oluyorlar.

UNCA: daha çok toprak damlı evlerin üstünde, çeper kenarlarında, taşlık yerlerde en çok da kül dökülen yerlerde biter. Yapraklarının ön yüzü yeşilken arka yüzü griye çalar. Kokulu bir özelliğe sahiptir. Köylüler daha çok “Sıkma” dedikleri yemeği yapmakta kullanır. Unca yaprakları suda haşlandıktan sonra avuç içinde sıkılır top top haline getirilir. Daha sonra üzerine yumurta kırılıp yağ dökülür. En son üzerine yoğurt dökülerek servis edilir. Unca piştikten sonra belirgin olan kokusunu kaybeder ancak yinede lezzetli bir bitkidir. Bunun bazen çorbası da yapılır ancak en çok “Sıkhma/sıkma” denen yemeği yapılır.

GIJITİKENİ/ISIRGANOTU: [11] Bu bildiğimiz ısırgan otudur. Bu daha çok çeper, duvar ve taşların diplerinde bitiyor. Gıjıtikeni toplandıktan sonra bir kütük üzerinde ilkönce ezilerek tahriş edici etkisi giderilir daha sonra çorbası yapılır. Gıjıtikenin sadece çorbası yapılıyor.

KANGAL/SULUTİKEN: [12] Kangal daha çiçeklenmeden toplanır ve dikenleri ile dış kabuğu temizlendikten sonra kalan sulu kısım tuza batırılıp yenir. Çiçeği eflatun renginde ve kılçık şeklinde binlerce kümeler halinde bulunur. Eflatun kılçıkların etrafını ise dikenli dış kabuk çerçeveler. Henüz eflatun kısım kuruyup çiçek tohumlanmadan kangalın bu çiçek kısmı gövdesinden koparılır daha sonra eflatun renk kılçıkları ile dikenli dış kabuğundan temizlenir. Bu temizlik sonrası ortaya enginarı andıran beyaz, sert etli kısım çıkar. Bu etli kısım bir bal peteğini andırır şeklinde bir desene sahiptir. Bu etli kısım hafif tatlıdır ve çok lezzetlidir. Daha çok yayla mevsiminde gençler tarafından toplanır ve oracıkta ayıklanıp tüketilir.

EVENGÖVENÇ/EBEGÜMECİ: [13] Ebegümecinin daha çok çorbası yapılır ve yine Mayıs ayı ile Haziran ayı arasında toplanır. Ebegümeci daha çok çeper, duvar dipleri, taşlık alan birde sürülmemiş topraklarda bulunur.

MEDİYH: bu bitki aslında bir köktür. Karlar eridikten hemen sonra çayırlarda birde en çok köyün yakınındaki gölün kenarında biter. Mediğin kök kısmına köylüler “Kovukh” derler. Bitkinin yapraklı kısmı yıldız şeklindedir ve de yaprakların kenarları kırpılmış görüntüsü verir. Bitki yaprağının bu özel şekliyle tanınır. Ancak yaprakları tüketilmez çünkü acıdır ve aslında toksin etkisi taşır. Bitkinin kök kısmı havucu andırır ancak bamya iriliğini geçmez. Kökün üzerindeki ince kahverengi tabaka temizlenmez ve iyice yıkandıktan sonra çiğ olarak yenir.

DANA DAŞŞAĞI/KARDELEN: [14] Kardelenin soğanı andıran kökü tüketilir.

BADBADI: çana benzeyen ve bej renge sahip çiçekleri olan bu bitki köylüler tarafından zehirli kabul edilir ve bu bitkinin özellikle çiçekli kısmını yiyenlerin bitkinin tesiriyle aklı melekesini yitirip geçici deliliğe yakalanır. Hatta bu bağlamda biri saçma bir şey söylese “Gören badbadımı yiyif” “yoksa badbadımı yemiş” diye darbımesel oluşmuştur.

HARDAL/KHARDAL: [15] Köylüler bu bitkinin çiçeklenmeye daha yeni başladığı Mayıs ayı sonuna doğru gövdenin çubuksu kısmının dış kabuğunu soyup ortaya çıkan sulu kısmı yerler. Genelde tuza batırılıp yenir. Acımsı ancak iştah açıcı bir tadı vardır.

ÜZERLİK: [16] Üzerriyh diye telaffuz edilen bu bitkinin nazarlıkları köylüler tarafından odalara, özellikle misafir odalarına asılır. Üzerlik evi ve ahalisini nazardan koruduğuna inanılarak asılır. Bazen bunun tohumları yakılıp ev tütsülenir ve bu kokuyla evdeki kötü cinleri, ya da uğursuzluğun yok edileceğine inanılır. Bir keresinde babaannem yapmış ve evin üzerlik tohumlarının yakılmasıyla içeriye dolan duman ve ortaya yayılan keskin kokuyu çok iyi hatırlıyorum.

Bu bitkilerin bazıları yazın kurutulur ve kuru halleriyle kışın yemekleri yapılır. Yalnız kuruturken asla güneş altında kurutulmaz zira bitkinin öz suyu şiddetli sıcak altında tamamıyla buharlaşır ve sadece aromatik kokusu kalır buda yemeklere yeterince tat vermez. O yüzden kurutma işlemi gölgelik alanda yani güneş ışınlarının şiddetinin azaldığı anlarda yapılır. Böylece şok halinde kuruma olmaz ve bitkinin önemli miktarda aroması bünyesinde kalır.

[1] Bu bitkinin Türkiye’de yaygın adı Madımak olup bununla ilgili Büyük Larusse’de şunlar yazıyor.

MADIMAK: Uzunca oval yapraklı, küçük pembe çiçekli, çok yıllık otsu bitki. (Bilimsel adı: polygonum cognalum; karabuğdaygiller familyası)

Madımak Orta ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde, yol ve tarla kenarlarında yetişir. Orta Anadolu’da (Sivas, Kayseri vb.) kırsal bölgelerde yapraklı genç sürgünleri ilkbaharda toplanarak yenir. Lezzeti semizotunu andırır. Halk hekimliğinde idrar artırıcı ve şeker hastalığına karşı infusyon halinde kullanılır.

Madımak aşı: madımak bitkisini doğrayıp bulgur, soğan ve yağla pişirerek yapılan yemek: (Anadolu’nun birçok yöresinde, özellikle iç Anadolu’da yaygın bir ilkbahar yemeğidir. Bazı yörelerde et ya da pastırma katılarak da pişirilir.)

Boyacılıkta kullanılması: madımaktan doğal boyamacılıkta da yararlanılır ve çeşitli mordanlarla değişik renkler (Şapla sarı, göztaşıyla yeşil içine kara boya katılarak gri renk) elde edilir.

Ayrıca aynı ansiklopedide yöre halkının adlandırdığı şekilde Kuşekmeği başlıklı bir başka bir yazıda ise şöyle denilmektedir:

KUŞEKMEĞİ: Kuzey ve Doğu Anadolu bölgelerinde yetişen, beyaz ya da pembe çiçekli, bir yıllık otsu bitki. (Bilimsel adı Polygonum aviculare; karabuğdaygiller familyası). [Toprak üstü kısmı tanen ve flovan türevleri taşır. Tanenden dolayı halk hekimliğinde peklik verici ve kan dindirici olarak kullanılır.]

[2] Bu bitkinin literatürdeki adı Labada olup bununla ilgili olarak Büyük Larusse adlı ansiklopedide şunlar yazıyor:

LABADA: Dünyanın hemen hemen her tarafında yetişen, kazıkköklü, çok yıllık otsu bitki. (Yaprakları sap üstünde almaşık ya da kökboynundan sürme, düz kenarlı, yuvarlakça ya da mızrak ucu biçimindedir, çiçeklerin sapların ucunda yeşil ya da kırmızı salkım başaklar halinde topludur. Bilimsel adı Rumex’dir ve karabuğdaygiller familyasına aittir.

Adi labada (Rumex Patientia) dere kenarlarında, sulak çayırlarda kendiliğinden yetişir. Boyu 0,5-2 m arasındadır Batı Avrupa’da yaprakları sebze olarak kullanılır ve bahçelerde de yetiştirilir. Kökleri antrasen türevleri ve tanen içerir. Ravend kökü gibi peklik verici ve müshil etkisi vardır. Müshil etki taze köklerde kurutulmuş olanlardan daha fazladır. Halk hekimliğinde ilaç olarak ağızdan dekoksiyon (%5) ve toz halinde (günde 1-3 g) kuvvet verici, kan temizleyici olarak kullanılır. Zehirsiz olduğundan tehlikesiz bir ilaçtır. Lapa biçiminde çıbanları olgunlaştırmak ve egzama yaralarını iyileştirmek için dıştan uygulanır. Türkiye’de daha başka labada türleri de yetişir; dağ labadası (Rumex alpinus), çayır labadası (Rumex conglomeratus), kıvırcık labada (Rumex crispus) , küt yapraklı labada (Rumex obtusifolius) ve güzel labada (Rumex pulcher) Kıvırcık Labadaya Anadolu’da “Evelik” ya da “Efelek” denir ve bunun yaprakları sebze olarak kullanılır; Doğu Anadolu’da yapraklar ve körpe saplar saç örgüsü gibi örülerek demetler halinde kurutulup kışa saklanır ve kışın ıslatılarak yemeklerde kullanılır.

Boyacılıkta Labada: Labadanın köklerinden çeşitli mordanlarla sarı, haki ve lacivert renk elde edilir, pamuk ve yün ipliklerin boyanmasında kullanılır.

[3] Anasonla ilgili Büyük Larusse ansiklopedisinde şu bilgiler yer almakta;

Adı Yunanca Anison’dan gelen bu bitki 15-50 cm yükseklikte, tüylü ve beyaz çiçekli bir bitkidir. Doğu Akdeniz ülkelerinde eski çağdan beri bilinir ve yetiştirilir. Günümüzde kimi Avrupa ülkelerinde (Hollanda, İtalya, İspanya, Malta vb.) çok üretilmekte, Türkiye’de de bir miktar yetiştirilmektedir. (1983’de 12300 ton) anason ekimi yapılan başlıca iller Burdur, Denizli ve Antalya’dır.

Anason Esansı: anasonun yeşilimsi gri renkte ve yumurta biçimindeki tüylü küçük meyvelerinden (3-5 mm uzunluk, 1-3 mm genişlik) elde edilen anason esansı Türkiye’de en çok rakı yapımında kullanılır. Anason esansında % 1.5-6 oranında uçucu yağ, bunun içinde de %80-90 anetol bulunur. Anason esansı ya da yağı eskiden beri şifa verici olarak bilinir. Gaz söktürücü, iştah açıcı, anne sütünü artırıcı ve uyku verici olarak kullanılır.

İki yıllık anason: Doğu ve Orta Anadolu’da yetişen yerli bir anason türüdür. Bunda uçucu yağ oranı asıl anasondan iki kat fazladır. Ama anetol oranı düşüktür. Meyveleri öbür anasonunki gibi kullanılır. (Kelemekeçir bu tür olsa gerek ancak Kelemekeçirin çiçekleri sarı renktedir)

Yıldız anasonu: ya da Çin anasonu Uzakdoğu’da yetişen bu bitkinin meyveleri 6-9 parçalı yıldız biçiminde ve anason kokuludur. Her parçada bir tane tohum bulunur. Uçucu yağ oranı %4-5 dolayında ve anetol oranı yüksektir. Avrupa’da ilaç sanayiinde daha çok bu anasondan elde edilen esanslar kullanılır.

[4] Ayran yoğurdun sulanmışına denildiği gibi köyün ağırlıklı nüfusunu teşkil eden Karapapaklar tarafından tereyağı yapıldıktan sonra beyaz yağlı artık suya da deniliyor. Karapapaklar böylece “Ayran” kelimesine ikinci bir anlam yüklemiş olmaktalar.

[5] Kazayağı ile ilgili Büyük Larusse’de kısa olarak şunlar yazılı.

KAZAYAĞI: Kırlarda yetişen ve körpe iken ıspanak gibi pişirilerek yenebilen otsu bitki. Yaprakları ince uzun saplıdır ve yaprak ayası sapların ucunda, dar ve küçüktür. Bilimsel adı chenopodium; ıspanakgiller familyası)

[6] Bakülü bir arkadaşım bu Dağ kekiğiyle Baküye özel bir çayı karıştırıp demledi ve içine de kızılcık reçeli döktü ve hayatımda içtiğim en güzel çaydı. Bu tarz hazırlanan çay asla şekerle içilmezmiş ve kızılcık reçeli dökülürmüş.

Kekikle ilgili Büyük Larusse’de şu bilgileri buldum;

KEKİK: Çorak topraklarda kırlarda ve tepelerde yetişen, tedavi amacıyla ve baharat olarak kullanılan, çok kokulu, küçük yapraklı, pembe ya da beyaz çiçekli, yatay odunsu gövdeli, dikey dallı çok yıllık otsu bitki. (bilimsel adı thymus; ballıbabagiller familyası) Girit kekiği: pembe çiçekli, beyaz tüylü bir mercanköşk türüne verilen ad (Origanum dictamnus). İstanbul Kekiği: Trakya ve Ege bölgesinde yetişen, çalımsı görünüşte, beyaz çiçekli, çok yıllık bir başka mercanköşk türüne verilen ad (Origanum heracleoticum) kekik yerine baharat olarak kullanılır. İzmir Kekiği: Akdeniz ve Batı Anadolu bölgesinde yetişen, peynir kekiği ve ak kekik de denen en çok 60 cm boylanabilen, beyaz çiçekli, sık tüylü çok yıllık bir mercanköşk türüne verilen ad (Origanum onites , O smyrnaeum y ada Majarona onites) kekik adı altında baharat olarak kullanılır; elde edilen uçucu yağı da keki yağı yerine kullanılır. Türkiye’nin dışsatım ürünlerindendir. Kara kekik ya da karabaş kekik, Trakya, Batı ve Güneydoğu Anadolu’da yetişen, çalı görünüşlü, pembe çiçekli çok yıllık bitki (Thymbra spicata) güneydoğu Anadolu’da sater ya da zater adıyla tanınır, antiseptik ve uyarıcı olarak kullanıldıktan başka halk arasında ve kahvelerde çay yerine de kullanılır. Kır kekiği ya da tarla kekiği, Avrupa’da yetişen bir kekik türü (Thymus serpyllus).

Kekikten doğal boyamacılıkta da yararlanılır. (Yapraklarından çeşitli mordanlar la bej, gri ve haki renk elde edilir, yün ve pamuk ipliklerinin boyanmasında kullanılır.

Türkiye’nin 40 kadar keki (Thymus) türü bulunmakta ve bunların hepsi hiçbir ayırım yapılmadan tedavi alanında kullanılmaktadır. Kekiğin çiçekli sapı spazm giderici idrar artırıcı ve antiseptik etkilidir, bu etki bileşimindeki timol esansından (Kekikyağı) ileri gelir. İnfusyonu midevi, yatıştırıcı, antiseptik, kurt düşürücü ve kan dolaşımını uyarıcı olarak kullanılır. Ayrıca baharat olarak da kullanımı yaygındır. Günümüzde Türkiye’de kekik adı altında yukarıda anılan bazı mercanköşk (Origanum) türlerinden elde edilen droglar halk hekimliğinde kullanılmaktadır.

[7] Yarpız/Yarpuzla ilgili Büyük Larusse’de şu bilgiler yer almakta;

YARPUZ; sulak çayırlarda ve dere kenarlarında yetişen, az ya da çok tüylü yapraklı, yaprakların koltuğunda toplu bulunan leylak rengi çiçekli, 10-40 cm boyunda, çok yıllık otsu bitki. (Bilimsel adı Mentha pulegium ballıbabagiller familyası) [yöresel olarak filiskin, pülüskün adlarıyla da anılır]

Yarpuz, Anadolu’nun her tarafında yetişen ve Antikçağdan beri tanınıp kullanılan bir bitkidir. Akdeniz bölgesi kasabalarında pazarlarda “Nane” yerine satılır. Doğu Anadolu’da kurutularak kışın bile nane yerine kullanılır. Halk hekimliğinde sindirimi kolaylaştırıcı; balgam söktürücü ve adet getirici etkilerinden yararlanmak için toprak üstü kısımlarından hazırlanan infusyon günde 2-3 bardak içilir. Türkiye’de yarpuzdan filiskin yağı adıyla bilinen ve bitkiyle yanı tıbbi özellikleri taşıyan uçucu bir yağ elde edilir ve bir parça şekere 2-10 damla damlatılarak kullanılır.

[8] Yemlikle ilgili Büyük Larusse adlı ansiklopedide şu bilgiler geçmekte.

YEMLİK: Doğu Anadolu’da bazı scorzonera türlerine verilen ad. (Yemlik ilkbaharda ekin tarlalarında kendiliğinden yetişir. Körpe iken [5-6 yapraklı] yaprakları çiğ ya da pişmiş olarak yenir. Kartlaşmış yada çiçek açmış bitkiler kullanılmaz. Yemlik halk hekimliğinde damar sertliği tansiyon yüksekliği, romatizma, böbrek hastalığı, nikris ve diyabet gibi hastalıklara karşı özel bir sebze olarak da kullanılmaktadır.)

[9]Sulak yerlerde yetişen, kırmızımsı saplı, ekşi yapraklı, 20-50 cm boyunda, çok yıllık otsu bitki. ( Bilimsel adı Rumex acetosa ya da acetoselia; karabuğdaygiller familyası)

Kuzu kulağı Anadolu’da yaygın bir bitkidir. Birçok yörede yaprakları sebze olarak kullanılır. Halk hekimliğinde lapa halinde çıbanları olgunlaştırmak için üzerine sarılır. Romatizma, gut, böbrek hastalığı olanların kuzukulağı yemeleri zararlıdır. Kökleri infusyon halinde (%5) ağızdan idrar artırıcı, safra söktürücü ve ateş düşürücü olarak kullanılır. Yöresel olarak ekşikulak, ebemekşisi de denir.

Doğal boyacılıkta kullanılması: Kuzukulağının bazı türlerinin köklerinden doğal boyamacılıkta sarı, haki ve lacivert renkler elde edilir.

Kimya: Kuzukulağı tuzu, potasyum hidrojen oksalatın yaygın adı; kuzukulağında bulunur, pas lekelerini çıkarmada kullanılır.

Mutfakta Kuzukulağı: Kuzukulağının yaprakları salata olarak yenir. Bazı yörelerde çorbası, ıspanak gibi pirinçlisi ya da kavurması yapılır. Böreklerde de iç olarak kullanılır. İçinde oksalik asit oranı fazla olduğundan sindirimi güçtür.

[10] Boğadikeni/buğatikeni hakkında büyük larusse adlı ansiklopediden şunlar yazmakta;

Eski dünya’da ve Amerika’da 150 kadar türü bulanan ve çoğunlukla ertesi yıl aynı kökten yeniden süren otsu bitki. (Bilimsel adı eryngium, maydanozgiller familyası) Boğadikeninin çiçekleri yaprakların koltuğunda ya da tepede kömeç biçiminde topludur, yaprakları ve çiçek bürgüleri almaşık dizili ve dikenlidir. Başlıca türleri kır boğadikeni (E. Alpinum) kıyı kumsallarında yetişen sahil boğadikeni (E. Maritimum) Birçok boğadikeni türü, süsbitkisi olarak da yetiştirilir. Boğadikeninin kurutulmuş çiçekli dalları infusyon halinde öksürük kesici idrar artırıcı, iştah açıcı uyarıcı ve afrodizyak olarak kullanılır. Kökleri de aynı etkilere sahiptir. Türkiye’de bu bitkiye yöresel olarak çeşitli adlar verilir. Çakırotu, devedikeni, deveelması, gözdikeni, tengeldikeni, tokuzotu vb.

[11] Isırgan otu ile ilgili Büyük larusse ansiklopedisinde şunlar yazmakta;

Yerkürenin ılıman bölgelerinde yetişen ve üzeri ısırıcı kıllarla kaplı olan otsu bitki. (Bilimsel adı Urtica, ısırgangiller familyası) ısırganın boyu 1 m’yi aşabilir. Isırıcı kılları, formik asit içeren yakıcı bir sıvı salgılar, insana batınca çok acı verir ve kaşınmaya neden olur. (Yakıcı etki tüylerdeki histamin ve asetilkolinden ileri gelir) yaprakları karşılıklı, çiçekleri bir ya da iki eşeyli ve yeşilimsi renktedir. Kurutulmuş ısırgan iyi bir yem bitkisidir. Avrupa’da bu bitkiden tekstil maddesi elde etmek amacıyla denemeler yapılmıştır. Pişirilen ısırgan yakıcı özelliklerini yitirdiğinden ıspanak gibi pişirilip yenebilir. Büyük ısırgan (U. Dioica L.) ile küçük ısırganın (U Ureus L.) kurutulmuş yaprakları ya da kökü kan temizleyici,idrar söktürücü ve iştah açıcı olarak kullanılır. Hazırlanan infusyon (%2-5) ya da dekoksiyon (%3-4) yemek aralarında günde 2-3 bardak içilir. Isırgan tohumu da romatizma ağrılarını dindirici, idrar artırıcı, müshil, adet söktürücçü, kürt ve ateş düşürücü olarak kullanılır. Havanda dövülüp bal ile karıştırılarak macun kıvamına getirilir, günde 2-3 çay kaşığı alınır.

[12] Kangal yada köylülerin deyimiyle Sulutiken ile ilgili Büyük Larusse ansiklopedisinde Devedikeni diye başlık atılmış ve yazılanlar şunlar;

DEVEDİKENİ: Tüylü ve köşeli saplı derin dişli ve dikenli soluk yeşil yapraklı baş biçiminde mor bileşik çiçekli, yüksekçe boylu (30, 100 cm) otsu bitki. (Bilimsel adı Silybum marianum; bileşikgiller familyası) Bodur devedikeni bodur köygöçüren (Cirsium acaule), İpekçi devedikeni, (Cirsium Eriophorum) Mübarek devedikeni, mübarek dikeni (Cnicus benedictus) Tarladikeni, tarla köygöçüreni (cirsium arvense).

Asıl devedikeni (Silybum marianum) Anadolu’nun her yanında yaygın bir bitkidir. Yol ve tarla kenarlarında, kırlarda yetişir. Meyvesinin uç kısmında 15 mm kadar uzunlukta, beyaz renkte ve düşücü bir tüy demeti bulunur. Bu meyveler aktarlarda “devedikeni tohumu” adı altında satılır. Karaciğer hastalıklarına karşı ve safra artırıcı olarak tozu balla karıştırılarak ya da haşlanıp suyu çıkarılarak kullanılır. Toprak üstü kısımları idrar artırıcı ramotizma ağrılarını azaltıcı, yatıştırıcı ve iştah açıcı olarak etkilidir. Gövdesi, kabuğu soyulduktan sonra taze olarak yenir. Eşekdikeni (Onopordon tauricum) kocabaş (Onopordon acanthium) ve altındiken (Scolymus hispanicus) gibi devedikeni adıyla anılan dikenli bitkiler de Anadolu’da yaygın olarak yetişir ve meyveleri aktarlarda “Devedikeni tohumu” adı altında satılır. Bunların kimi karaciğer hastalıklarına karşı, kimi idrar artırıcı ve taş düşürücü olarak kullanılır.

Beyaz devedikeni (Carlina [Atroctylis] gummifera) Batı Anadolu’da yetişir. Meyvesi olgunlaştığı zaman bürgüsünün üzerinde bir süt salgısı oluşur. Bu salgı kuruyunca zamk halini alır. Bu bitkinin kökleri eskiden Arap hekimlerince yara iyileştirici kullanırlardı. Çok zehirli olduğu için ağızdan alınalar kullanılmaz.

[13] Köylülerin Evengövenç diye telaffuz ettiği Ebegümeci ile ilgili Büyük Larusse ansiklopedisinde şunlar yazmakta;

EBEGÜMECİ: Tüylü, yeşil ve uzun saplı parçalı yapraklı morçiçekli, çokyıllık otsu bitki. (Bilimsel adı Malva , ebegümecigiller familyası)

Türkiyede Ebegümecinin sekiz türü yetişir. Bunların en yaygın olanı büyük ebegümeci (Malva sylvestris) ve küçük ya da karagöz ebegümecidir. (Malva neglecta ya da Malva rotondifolia) Büyüğün yaprak topları sivri, küçüğünkü küttür. Sap ve yapraklar hafif kokulu ve yavan lezzetlidir. Genç bitkiler sebze olarak kullanılır.

Ebegümecinin taze ya da gölgede kurutulmuş yaprakları helme, glikoz ve pektin taşır. Taşıdığı helme nedeniyle koruyu ve yumuşatıcı bir etkisi vardır. Solunum ve sindirim sistemi tahrişleri ve iltihaplarında koruyucu olarak çok kullanılır. Taze yapraklarından hazırlanan lapa cilt üzerindeki çıban ve yaraların ağrılarını dindirmek için, tülbent arasında deri üzerine konur. Anadolu’da kırsal bölgelerde taze ebegümeci dalı çocuk düşürmek için kullanılır. Yaprakları alınmış taze dal dölyatağına sokulur. Meydana gelen mekanik etki ve oluşan enfeksiyon nedeniyle gebelik önelenebilir. Meydana gelen enfeksiyon bazen hayatı tehlike doğurduğundan kullanılması sakıncalıdır.

[14] KARDELEN: Kuzey ve Doğu Anadolu’da türü yetişen ve ilkbaharda beyaz renkli sarkık çan biçiminde çiçekler açan soğanlı bitki. (Bilimsel adı galanthus nergisgiller familyası) Kardelen’in Anadolu’da birkaç türü yetişir. Galanthus niyalis, Galanthus elwes, Galanthus latifolius, vb. Bu bitkinin otsu kısmı kalp kuvvetlendirici, midevi ve adet söktürücü etki gösterir. Yumrusundan yapılan lapa çıbanları olgunlaştırmaya yarar. Yumrularından elde edilen galantamin son yıllarda kas uyarıcı olarak kullanılmaya başlanmıştır. (Çocuk felci). Kardelen soğan bitkisi olarak yurtdışına satılmaktadır ve Türkiye’nin ihraç ettiği soğanların başında gelir.

[15] Hardal’la ilgili Büyük Larusse adlı ansiklopedide şunlar yazmaktadır:

HARDAL: Avrupa ve Asya’da çok yaygın olarak yetişen ve alt yaprakları tüysü tipte parçalı olan bir yıllık otsu küçük bitki. (Bilimsel adı a. Sinapis , turpgiller familyası) Hardalın sarı çiçekleri dalların ucunda yalın salkımlar halinde bulunur. Meyveleri uzun, hafifçe yuvarlak ya da dörtköşemsidir. Tarla hardalı tarlada kendiliğinden biten çok yaygın zararlı bir ottur. Hardalın iki türü herkesçe bilinir. Sinapis alba, ak hardal ve Sinapis Nigra, kara hardal, bunlar eczacılıkta ve bahar olarak mutfaklarda kullanılan tohumları için yetiştirilir. Çok hızlı büyüyen ak hardal, yeşil gübre ya da yem bitkisi olarak da ekilebilir. Bu iki türün tohumlarından elde edilen un, aynı adı taşıyan uyarıcı maddenin bileşimine girer.

 [16] ÜZERLİK: (Peganum harmala), Zygophyllaceae familyasından çokyıllık çalımsı bitki. Akdeniz bölgesinde yaygın olarak yetişen bu bitki Türkiye’de de özellikle Orta Anadolu’da geniş alanları kaplar. En çok 70 cm’ye kadar büyüyebilen bitkinin tüysüz, parçalı yaprakları, beyaz çiçekleri ve nohut büyüklüğünde meyveleri vardır. Meyveler çok sayıda minik, üzeri pürtüklü ve esmer renkli, piramit biçiminde tohum taşır. Bileşiminde yüzde 4-7 oranında alkaloit (barmin, harmalin ve harmol gibi) bulunan üzerlik tohumları kurt düşürücü, adet düzenleyici, uyuşturcu ve yatıştırıcı etkilere sahiptir. Ayrıca halk arasında, kavrularak dışarıdan basura karşı kullanılır. Bazı akdeniz ülkelerinde ise tohumlardan kırmızı bir boyar madde çıkarılır.

Üzerlik meyvelerinin ve tohumlarının halk gelenekleri arasında oldukça ilginç bir kullanımı vardır. Nazara karşı etkili olduğuna inanılan meyvelerden ipe dizilerek nazarlıklar yapılır. Özellikle Orta Anadolu’daki köylerde hemen her evin duvarını süsleyen bu , nazarlıkların yanı sıra tohumlar da nazarlanmış kişilerin iyileştirilmesi için kullanılır.

 
2008-2010 © KuzeyDoga Dernegi